15 Haziran 2010 Salı

nuh tufanı

Nuh Tufanı


-Muharrem Kılıç-


Tufan, daha bilinen adıyla Nuh Tufanı, insanlık tarihi boyunca insanoğlunun başına gelen en büyük felakettir. Öyle ki, bu tufanda, insanlık aleminin tamamına yakını hayatını kaybetmiştir. Nuh peygambere inanan çok az sayıdaki insan hayatta kalabilmiştir. Bu nedenle Nuh peygambere ikinci Adem de denilmektedir.

Hatta, Tufanın büyüklüğü ile ilgili olarak, geçen yüzyıl içinde Ninive’de yapılan kazılarda çıkan Asur kralı Asurbanipal’in kütüphanesi içindeki bir tablette yazılı olan şu ifade bize Nuh Tufanının ne kadar büyük ve dehşetli bir olay olduğunu gösterir:

“Tufan her şeyi silip süpürdükten sonra,

Ülkenin yıkılması tamamlandıktan sonra,

İnsanlık sonuna kadar dayandıktan sonra,

İnsanlığın tohumu korunduktan sonra,

Karabaşlı Sümer halkı kendisini yeniden kalkındırdıktan sonra,”[1]

Yukarıdaki belgede yer alan “İnsanlığın tohumu korunduktan sonra” ifadesi, Tufan olayının insanoğlunu ne kadar derinden etkilediğini çok açık bir şekilde gösteriyor.

Tufan, Tevrat’tan önce de Sümer diliyle yazılı Sümer yazıtlarında ve Asurca yazılmış olan Babil yazıtlarında detaylı bir şekilde anlatılıyor. Ancak, Sümer ve Babil yazıtlarında anlatılan hikayedeki kişi adlarıyla, Tevrat’ta anlatılan kişi adları farklı. Olay tamamen aynı. Bu durum bize, Tufan olayının bilinen tarihten çok daha eski bir tarihte olduğunu, büyüklüğü ve yaptığı yıkım nedeniyle, insanların belleklerindeki yerini sürekli koruduğunu gösteriyor. Öyle anlaşılıyor ki, insanoğlu bu büyük olayı nesilden nesile aktara aktara bugünlere kadar taşımış ve unutulmamasını sağlamıştır.

Tufan hikayesi bütün kaynaklarda aynı şekilde anlatılıyor. Ancak, gemiyi yapıp, kendisine inanan insanları kurtaran kişinin adı her kaynakta değişiyor. Sümerlerin Tufan hikayesinde Tanrıya yakın insanın adıZiusudra, Asurlarda Utnapiştim, Tevrat ve Kur’an da ise Nuh olarak geçiyor. Ayrıca Tufan olayının gerçekleşme süresinde de kaynaklara göre farklılıklar var.

A- Sümer yazıtlarında Tufan:

Gılgamış destanının sonunda yer alan Tufan hikayesinde de bu durum açıkça belirtilmiştir.

“Bu kıyamet 6 gün, 6 gece sürdükten sonra 7. gün gemi Nisir dağına oturuyor. 7 gün bekledikten sonra Utnapiştim bir güvercin salıyor dışarıya. O konacak yer bulamadığı için geri dönüyor. Daha sonra bir kırlangıç gönderiyor, fakat o da geri geliyor. Son olarak uçurduğu kuzgun geri dönmeyince dışarı çıkıyorlar. Utnapiştim dağın tepesine kurbanlarla içkiler sunuyor. Altlarında çeşitli ağaçların odunları yanan ocaklara 7 kazan konularak kurban etleri pişiriliyor. Onların tatlı kokusunu duyan Tanrılar üşüşüyorlar.”[2]

B- Asur yazılı metinlerinde Tufan:

“Bu hikaye Sami bir dil olan Akadca ile yazılmıştı. Halbuki içinde geçen adlar başka bir dile aitti. Buna göre bu hikaye o dili konuşan Sümerliler tarafından yaratılmış olmalıydı. Hakikaten daha sonra Philadelphia Üniversitesi müzesinde bulunan yarısı kırık bir tablet bunu kanıtladı. Bu tablette Tufan hikayesi Sümerce ve şiir tarzında yazılıydı. Ne yazık ki metnin en az yarısı yoktu. Fakat bulunan kısımlar konu hakkında oldukça aydınlatıcıdır. Bunda da Tanrılar insanlara kızarak bir Tufan yapmaya karar veriyorlar. Ziusudra isimli birine bir Tanrı tarafından durum bir duvar arkasından bildiriliyor. Bu satırlar şöyle:

“Alçak gönüllü, saygılı olan

Her gün Tanrısal görevlerine dikkat eden

Ziusudra’ya Tanrı Enki,

‘Duvardan bir söz söyleyeceğim, sözümü tut!

Kulak ver söyleyeceklerime!

Bizden bir Tufan kült merkezlerini kaplayacak,

İnsanlığın tohumu yok olacak,

Tanrılar meclisinin sözü karardır,

An ve Enlil’in emirleriyle

Krallık, hükümdarlık son bulacaktır.’”

Bundan sonra tabletin kırık kısmı geliyor. Burada geminin nasıl yapılacağı bildirilmiş olmalı. Metnin yine okunan kısmında Tufanın bütün şiddetiyle memleketi kapladığı; 7 gün, 7 gece sürdüğü,bittiğinde Ziusudra’nın Tanrılara kurbanlar yaptığı yazılı.

“Sonunda: Ziusudra kral,

Tanrı An ve Enlil önüne attı kendini.

Onu sevdiler, bir Tanrı gibi yaşam verdiler, ona,

Bitkilerin adını, insanlığın tohumunu, koruyan,

Ziusudra’yı güneşin doğduğu yere,

Dilmun ülkesine yerleştirdiler.”[3]

Son üç semavi dinin kitaplarından, Tevrat ve Kur’an’da Tufanla ilgili ayetler bulunmaktadır.

C- Nuh Tufanının Tevrat’taki anlatılışı şöyle:

“Tevrat’ta (Tekvin bap 6-9) bu konu çok uzun. Onda insanlar fena ve bozulmuş olduklarından Rab onları yok etmeye karar veriyor Nuh, Allah’ı tanıyan, onunla birlikte giden biri. Rab ona insanları yok etmek için bir Tufan yapacağını, kendisine bir gemi yapmasını söylüyor ve geminin nasıl yapılacağını, içine neler alacağını bildiriyor. Nuh söyleneni yerine getiriyor. Tufan başlıyor ve 40 gün sürüyor Yer yüzünde her şey yok oluyor. Sular ancak 150 günde azalıyor. Gemi 7. ayda ve ayın 17.gününde Ararat dağına oturuyor. Tekrar 40 gün bekliyor Nuh. Sonra suların tamamen çekilip çekilmediğini anlamak için önce bir kuzgun salıyor dışarı. O geri gelince bekliyor, bir güvercin uçuruyor. Üçüncü defa gönderdiği güvercin dönmeyince karaya çıkıyorlar. Kurbanlar kesiyor Nuh. Rab hoş kokular duyunca tekrar Tufan yapmamaya karar veriyor. Nuh ile konuşarak bir daha yeryüzünde Tufan yapmayacağına ahdediyor.”

a- Birleşen noktalar:

Tanrıların insanlara kızması ve Tufana karar vermesi, gemi yapılması önerisi, geminin yapılması, canlıların içine alınması, Tufanın olması, gemidekilerin kurtulması, kurbanlar, bunların kokusuna Tanrı veya Tanrıların gelişi.

b- Ayrılan noktalar:

Babil efsanesinde Tanrılar insanların çoğalması dolaysıyla gürültülerinin artarak Tanrıları rahatsız ettikleri için Tufan yapmaya karar veriyorlar. Sümer ve Tevrat’ta insanların fena olması yüzünden. Sümer ve Babil metninde bu kararı gizlice bildiren Bilgelik Tanrısı. Tevrat’ta Allah’ın kendisi. Tufan Sümer’de 7 gün, Babil’de 6 gün 6 gece; 7. gün bitiyor. Tevrat’ta 40 gün, gemiden çıkmaları için de aylarca bekliyorlar. Babil’de Tufanı başlatan Tanrı Enlil kurtarıldıkları için çok kızıyor, fakat bilgelik tanrısı onu yatıştırıyor ve kurtulana ölümsüz bir yaşam verilerek Tanrıların bahçesine gönderiliyor.”[4]

Sümerce, Asurca ve Tevrat’ta anlatılan Tufan olayı, kişi adları dışında temelde birbirinin aynıdır. Gemiyi yapan kişi Sümerce metinlerde Utnapiştum, Asurca yazılı metinlerde Ziusudra, Tevrat’ta ise Nuh adıyla anılıyor.

Görüleceği üzer, bu küçük farklılıklara rağmen, olayın aynı olay olduğu kolayca anlaşılabiliyor.

D- Kur’an’da Tufan ile ilgili ayetler sırasıyla şöyle:

A’raf Suresi, ayet 59:

“Ant olsun ki Nuh’u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki, “Ey kavmim Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka Tanrınız yoktur. Doğrusu ben üzerinize gelecek azaptan korkuyorum.”

Yunus Suresi, ayet 73:

“Yinede onu yalanladılar. Biz hem onu, hem de gemide onunla beraber bulunanları kurtardık ve onları halifeler kıldık. Ayetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Bak, uyarılanların sonu nasıl oldu.”

Hud Suresi, ayet 36-44:

“Nuh’a vahyolundu ki, artık kavminden iman etmiş olanlardan başkası asla inanmayacak. Öyleyse onların işlemekte oldukları günahlardan dolayı üzülme. Bizim gözlerimiz önünde bildirdiğimiz gibi gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana söyleme,çünkü onlar mutlaka boğulacaktır. Nuh gemiyi yaparken kavminden ileri gelenler her uğradıkça onunla alay ediyorlardı. Dedi ki, ‘Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki, siz nasıl alay ettiyseniz biz de sizinle alay edeceğiz.’ Nihayet emrimiz gelip sular kaynayınca Nuh’a dedik: ‘Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri gemiye yükle. Pek az kimse onunla birlikte iman etmişti. Nuh dedi ki, ‘gemiye binin, onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın izniyledir. Gemi dağlar gibi dalgalar arasında onlarla birlikte yüzüp gidiyordu. Nuh gemiden uzakta bulunan oğluna ‘yavrucuğum bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma’ diye seslendi. Oğlu ‘beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım dedi. Nuh, bu gün Allah’tan başka koruyucu yoktur’ dedi. Aralarına dalga girdi. Oğlu da boğulanlara karıştı. ‘Ey yer, suyu yut, ey gök sen de suyu tut!’ denildi. Su çekilip azaldı, iş bitti, gemi Cudi’ye oturdu. ‘Haksızlık yapan millet Allah’ın rahmetinden uzak olsun’ denildi.”

Mü’minun Suresi, ayet 26-29:

“Nuh, ‘Rabbim beni yalancı çıkarmalarına karşı bana yardım et!’ dedi. Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: ‘Gözcülüğümüz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi yap, bizim emrimiz gelip sular kaynayınca her cinsten birer çifti, içlerinden daha önce kendisi aleyhinde hüküm verilmiş olanlar hakkında bana hiç yalvarma. Zira onlar kesinlikle boğulacaklardır. Sen yanındakilerle o gemiye yerleştiğinde ‘bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamd olsun de ve de ki, ‘Beni bereketli bir yere indir, sen konuklatanların en hayırlısısın!’”

Şuara Suresi, ayet 117-120:

Nuh, ‘Rabbim kavmim beni yalanladı. Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver, beni ve beraberimdeki inananları kurtar!’ dedi. Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri yüklü geminin içinde kurtardık, geri kalanları suda boğduk.”

Ankebut Suresi, ayet 14, 15:

“Ant olsun ki biz Nuh’u kendi kavmine gönderdik de, o 950 yıl onların arasında kaldı. Sonunda onlar zulümlerini sürdürürken Tufan kendilerini yakalayıverdi. Ama biz Nuh’u ve gemide olanları kurtardık ve bunu alemlere ibret kıldık.”

Zariyat Suresi, ayet 46:

“Bunlardan önce de Nuh kavmini helak etmiştik. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir kavimdiler.”

Yasin Suresi, ayet 41-43:

“Onlara bir delil de, soylarını gemiye taşımamız ve kendileri için bunun gibi daha nice binerleri yaratmış olmamızdır. Dilesek onları da suda boğardık, ne kurtaran bulunur, ne de kendileri kurtulabilirdi.”

E- Tufan neden önemli:

Tufan, insanlığın meydana getirdiği, kendisinden önceki tüm uygarlık birikimlerini yok etmiştir. Böylece, tabiri caizse, yeniden bir ilk insan, yeniden bir karanlık dönem (“Karanlık dönem” tabirini, bizlerin detaylı bilgi alamadığımız dönem anlamında kullanıyorum.) doğmasına neden olmuştur. Bizim, Tufan öncesi uygarlıklar hakkında bilgi alabileceğimiz çok az sayıda eser bugünlere kadar ulaşmıştır. Bu kalıntılardan en önemlisi, Uygur İmparatorluğunda yazılmış olan, ancak suların yükselmeye başlamasıyla, seller önünden kaçırılarak Tibet’te yüksek dağlardaki mağaralarda saklanan Naakal tabletleridir. Bu tabletler Tufan öncesi uygarlık hakkında bize pek çok bilgi sunmaktadır. Tufandan önce insanoğlunun nerelerde nasıl yaşadığı bu tabletlerde anlatılmaktadır. O dönemde yaşayan insanların inançlarını, zaaflarını, eserlerini bu tabletlerden öğreniyoruz.

Tufan, kendinden önceki uygarlıkları nasıl etkilemiştir? Bu uygarlıkları meydana getirenler, böyle büyük bir yıkımla karşılaşınca nasıl davranmışlardır? Mesela, sular yükselmeye başlayınca nasıl hareket etmiş, nerelere göç etmişlerdir? Bu izleri takip ettiğimizde, Tufanı yaşayan veya yaşayanlardan dinleyen insanların verdikleri eserleri bulma şansımız olacaktır. Bu eserlerin incelenmesi neticesinde de, Tufandan önceki uygarlığın dili, inancı, kültürü vb. konularda bilgi sahibi olabileceğiz.

Sümerlerin Gılgamış destanı, Tufan olayını anlatan en eski yazılı kaynaktır. Bu destan bizim açımızdan çok büyük önem arz eder. Çünkü, Gılgamış destanının ilk metni yaklaşık beş bin yıl önce yazılmıştır. Ve yazıldığı dil Sümerce’dir. Sümercenin de Ural-Altay dil grubuna dahil olan Turani bir dil olduğunu artık herkes bilmektedir. Sümerler ve Sümer dili konusunda araştırmalar yapan pek çok yabancı bilim adamı da bu konuda hemfikirdir. Bu tespit bize şu müjdeyi vermektedir: Dünyada şu anda bilinen en eski edebi metinler Turani bir dil olan Sümer diliyle yazılmıştır. Yani daha net olarak söylersek bizim dilimizle yazılmıştır. Bunu öğrendikten sonra gerisi bizlere düşmektedir. Kendi efsanelerimizi, destanlarımızı çok iyi öğrenip, araştırmalı, bu efsanelerin ve destanların durup durduk yerde ortaya çıkmadıklarını düşünerek, destan ve efsanelerimizin tarihi boyutunu bulmaya çalışmalıyız. Unutmayalım ki, Schliman TRUVA şehrini bir efsaneyi inceleyerek bulmuştur.

Bu gerçekler ortada durduğu halde, devlet olarak halen enkazının altına girmeye çalıştığımız AB imparatorluğunun bazı ileri gelenlerinin kalkıp; “Türk milleti diye bir millet yoktur” hezeyanını savurabilmesi bizim gafletimizin sonucudur. Biz kendi değerlerimize sahip çıkmadıkça, her türlü değere “mal bulmuş mağribi gibi” saldıran ve sahiplenen medeni(!) batı, bizim bütün değerlerimizi sahiplenecektir. Bizler de her şeyi onlardan öğrenmek durumunda olduğumuz için, onların dayatmalarını kabullenip oturacağız. Belki pek çok kişinin haberi bile yok ama bugün hiç ilgisiz toplumlar, Nasreddin Hocamızı, Köroğlumuzu, tıpkı Homeros’u batının kendine mal etmesi gibi, kendilerine mal ediyorlar.

Tarihini doğru olarak öğrenmeyen bir millet, bir süre sonra başkalarının kendisi için yazdığı tarihi öğrenir. Bu durum ise tarihte yer almamak demektir. Tarihini terk etmenin ikinci aşaması ise dilini terk etmektir. Bu da gerçekleştiği zaman, gerçekten Türk diye bir millet kalmayacak, düşmanlarımızın hayalleri gerçek olacaktır. İşte bu nedenle Tufan çok ama çok önemlidir. Çünkü o, son üç semavi dinin kitaplarından da önce Turani bir dil olan Sümerce ile (Türkçe) yazılmıştır. Bu büyük olayın ilk yazılı metinlerinin Türkçe yazılmış olması, o olayı yaşayanların, o dili kullananlar olduğu sonucunu doğurur. Bu durum ise bize şu sonucu verir: Tarih Türklerle başlamıştır. Türklerle devam etmektedir. Ancak, bugün 250 milyondan fazla insanın yeryüzünde Türkçe konuşarak yaşadığını görmezden gelen “ne idüğü belirsizler” “Türk milleti diye bir millet yoktur” demeye devam etmektedirler. Hem de Türk milletinin içinden kendilerine yandaşlar devşirerek.

F-Tufanın yok ettiği insanlar hangi dili konuşuyorlardı?

Tufanı bize anlatan en eski kaynak Turani bir dille yazılmış olduğuna göre, Tufanı yaşayan insanların en azından bir kısmı muhakkak ki Turani bir dil konuşuyorlardı. Bu tespitler bize Türk milletinin köklerinin ne kadar eskiye uzandığını ve derinde olduğunu gösterir. Turani dillerin yayılma sahaları da doğal olarak köklerimizin yayılma sahasını, kültürümüzün yayılma sahasını gösterir. Kültür coğrafyamızın sınırlarını belirler. Önceki yazılarımızda da vurguladığımız üzere, Türkçe’nin ve Türk kültürünün sınırları bütün kuzey yarım küreyi kapsamaktadır. Amerika kıtasındaki Kızılderilileri ve onların ataları olan Maya, İnka, Aztekleri de kapsamaktadır. Kızılderililerin Bering boğazı yoluyla Amerika kıtasına geçen Türk asıllı bir toplum olduklarını konuyla ilgilenen yerli yabancı tüm bilim insanları kabul etmektedir. Yapılan gen araştırmalarında da Kızılderililerle Türklerin ortak genler taşıdıkları anlaşılmıştır. Ancak beş bin yıl önce yaşamış bir toplum olan ve dillerinde çok sayıda Türkçe sözcük bulunan Mayaların Amerika kıtasına çıkışları konusunda yeterli araştırma yapılmamaktadır. Mayaların binlerce yıl önce, Orta Amerika’ya nereden, nasıl ve niçin geldikleri sorusunun cevabı araştırılmalıdır.

Mayaların dilinde bulunan Türkçe sözcükler ile Pasifik adalarında yaşayan halkların dillerinde bulunan bazı Türkçe sözcükler, bu insanların geçmişte Türkçe veya Türkçe dil ailesinden bir dille konuştuklarını gösterir.

G- Tufan ve Mu kıtasının batışı:

Türk asıllı toplulukların Amerika kıtasına geçişi iki ayrı dönemde olmuştur. Birincisi, Mu kıtasının batmasına neden olan depremler, tsunamiler, fırtınalar nedeniyle Mu kıtasının ilk çöküşü aşamasında, kıtanın Amerika kıtasına yakın olması nedeniyle, Orta Amerika’ya geçenler. Bunlar Mayaları, İknaları, Aztekleri meydana getirmişlerdir. Bu, Orta Amerika’da yerleşen ve yaşayan halkların tamamının Türk kökenli olduğu anlamına gelmez doğal olarak. Ancak kullanılan dil, Mu kıtasında hakim olan kültürün, uygarlığın sahiplerini, kurucularını belirler. Bugün için eldeki verilere bakarak edindiğimiz kanaatimiz, Tufan olayının, depremlerle Mu kıtasını batıran Tufan olduğudur. Çünkü, Tufan olayını anlatan Sümer yazılı metinlerinde geçen, Sular yalnız gökten boşanmakla kalmıyor, yer Tanrıları da yerden fışkırtıyor suları.” ifadesi bize, bir kıtanın çöküşüne neden olan depremlerin meydana getirdiği tsunamileri hatırlatıyor.

Mu kıtasını batıran depremler ve sellerin etkileri bütün dünyaya yayılmıştır. Mu kıtasında yaşayan insanların bir kısma canlarını kurtarmak için göç etmişlerdir. Bu göçler de hiç şüphesiz kendilerine en yakın kıtalar olan Asya ve Amerika kıtalarına olmuştur. İşte bu kadar geniş bir coğrafyada yaşayan pek çok insanın kullandıkları diller içinde Türkçe sözcüklerin bulunmasının nedeni budur. Tufan gibi büyük bir olay dışında hiçbir şey, insanların bu kadar farklı coğrafyalara dağılmalarına neden olamazdı.

H- Tufanın Uygur İmparatorluğuna etkisi:

Tufanın Mu kıtasından sonra en büyük yıkımı yaptığı yer Asya kıtasıdır. O dönemde Asya kıtasının tamamı, Avrupa içlerine kadar Uygur İmparatorluğunun topraklarıydı. Ve bu topraklarda kullanılan dil, doğal olarak o günkü Türkçe’ydi. Bir Mu kolonisi olarak kurulan ve gelişip büyüyen Uygur imparatorluğu, Mu kıtası kültürünün yaratıcı unsurlarından birisi, hatta en önemlisidir. Bunu neye dayanarak söylüyoruz? Mu kıtasından Orta Amerika’ya geçen insanların Mu kıtasında konuştukları dili yeni yurtlarına taşımalarından anlıyoruz. İşte o dil, bugün bile içinde yüzlerce Türkçe sözcük barındıran o zamanın Türkçe’sinden başka bir şey değildir.

Asya’yı güneyden kuzeye geçen seller, o zamanki Gobi havzasını 15-20 metre kalınlığında bir kum tabakası ile doldurarak çölleştirmiştir. Bugün Gobi çölünde 15 metre kum tabakasının altındaki bir mezar kazısında ortaya çıkan muhteşem eserler, geçmişte yaşanan uygarlığın izlerinden başka bir şey değildir. Bu kazıda elde edilen yüzlerce eserin bile halen sergilenmesine ve dünyaya tanıtılmasına izin verilmemesi çok manidardır.

Ayrıca, Asya kıtasının içlerini kumla dolduran devasa seller, bu coğrafyada yaşayan dev hayvanların nesillerinin sona ermesine de neden olmuştur. Bugün artık dünyamızda var olmayan Mamutlar, bu sellerin önünde sürüklenerek Kuzey Buz Denizi kıyılarında ve bir kısmı da daha iç kesimlerde adacıklar ve yığıntılar oluşturmuşlardır. Aşağıdaki harita, bu konuda yapılan bir araştırmanın sonuçlarını göstermektedir.

Resim:The Mammoth.png

Yukarıdaki haritada kırmızı rakamlarla belirtilen noktalar, Mamutlar ve Yünlü Gergedanların seller önünde sürüklenerek topluca öldükleri, tepecikler ve adacıklar oluşturdukları noktaları göstermektedir. (1912 yılına kadar mamut ve yünlü gergedan bedenleri bulunan noktalar (Digby'nin:The Mammoth adlı kitabından, 1923)

“Sibirya'da doğaya bağlı yaşam şekli sürdüren Dolganlar ve Yakutlar gibi bazı Türk halkları'nda mamutların yeraltı aleminde yaşayıp Erlik Han'a hizmetçilik ettikleri anlatılır. Yeraltı aleminin efendisi Erlik Han mamutları ceza olarak yeraltına almıştır. Eğer mamutlar oradan kaçıp yeryüzüne çıkmaya çalışırlarsa derhal buz kesilip ölürler.” [5]

Mamutların böyle kitlesel biçimde ölmeleri, onların ani bir sel baskınına kurban gittikleri düşüncesini güçlendiriyor.

İ- Tufandan sonra:

Tufanın yaşanmasından sonra dünya, deyim yerinde ise tam bir karanlığa bürünmüş olmalıdır. Geçmişte uygarlıklar kuran insanlar, tufanda her şeylerini kaybetmişler, canlarını kurtardıklarına şükretmişlerdir. Yeni başlayan bu karanlık çağda, medeni insandan vahşi insana geçiş yaşanmıştır. Görkemli saraylar, evler, binalar, şehirler kuran insanoğlu, artık hayatta kalabilmek için en zor şartlarda mücadele etmek durumunda kalmıştır.

Hayatta kalabilen insanlar, Tufan dehşetini bütün çıplaklığı ile belleklerine kazımışlar ve kendilerinden sonra gelen çocuklarına, torunlarına anlatmışlardır. Böylece Tufan olayı insanoğlu tarafından hiç unutulmayan en büyük felaket olarak belleklere kazınmıştır. Bu zor şartlarda yaşamak durumunda kalan insanlar, geçmiş kültürlerinin izlerini canlı tutmuşlar ve kendilerinden sonra gelenlere aktarmışlardır.

Bu karanlık dönemden kurtulup, çoğalmak, milletleşmek, devletleşmek, güçlenmek için 4-5 bin yılın geçmesi gerekmiştir. Bu sürecin sonunda, bulundukları yerlerden daha verimli alanlara göçleri başlatmışlardır. Sümerlerin Orta Asya’dan kalkıp Mezopotamya’ya gelmeleri bu sürecin sonucudur.

Tufandan kaçarak Orta Amerika’ya yerleşen Mayaların, İnkaların ve Azteklerin bundan 4-5 bin yıl önce kurdukları uygarlıklar da aynı sürecin sonucudur. Mayalarla ilgili olarak Atatürk’ün başlatmış olduğu araştırmalar bugüne kadar devam etmiş olsaydı, herhalde bugün elimizde bu konularla ilgili çok sayıda veri bulunurdu. Bizlerde o veriler ışığında daha net tespitler yapabilirdik.

Yukarıda, Tufanın bizim açımızdan ne kadar önemli olduğu konusunda bir takım açıklamalarda bulunduk. Bu yazımızın devamında ise, Tufandan sonra büyüyüp gelişerek devletler kuran ve insanlığa yön veren uygarlıklar ve kültürler yaratan milletleri sırasıyla incelemeye çalışacağız. İlk çalışmamız Sümerler üzerinde olacaktır.

Bütün bu çalışmalarımız, insanlık aleminde milletimizi layık olduğu yere taşıma amacına yöneliktir. Bu da ancak geçmişi doğru okumakla mümkündür. Geçmişte yaşananlardan her anlamda ders almak adına, Lhasa Belgesi’nden bir alıntı yapıyorum.[6]

“Şimdi deniz ve gökyüzünden ibaret olan yere Bal yıldızı düştüğü zaman, altından giriş kapıları ve transparan mabetleri olan yedi şehir fırtınaya tutulmuş yapraklar gibi sarsılmaya ve savrulmaya başladılar; ve yetmedi saraylarından bir ateş ve duman seli yükseldi. Kalabalıkların acı çığlıkları etrafa yayıldı. Mabetlere ve yüksek yerlere sığındılar ve bilge MU-hiyeratik lider- Ra-Mu ayağa kalktı ve onlara şöyle dedi: ‘Bütün bunların olacağını önceden haber vermemiş miydim? Ve kıymetli taşlar ve pırıltılı giysiler içindeki kadın ve erkekler ‘Mu kurtar bizi ! diye yalvardılar ve Mu cevap verdi: ‘Bütün o hizmetkarlarınız ve şatafatınızla birlikte öleceksiniz ve sizin küllerinizden yeni uluslar can bulacak. Eğer onlarda üstünlüğün bir şeyler edinmekle değil vermekle kazanıldığını unuturlarsa aynı şey onlarında başına gelecek. Alevler ve duman Mu’nun sözlerini yuttu; ülke ve üzerindekiler darmadağın oldu ve diplere doğru yutuldular.”[7]

Muharrem Kılıç

İstanbul, 7 Ekim 2008


[1] M. İlmiye ÇIĞ, Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni, Kaynak Yayınları, Mayıs 2004, 8. basım, İstanbul, s. 51

(Lagaş şehrinin başlangıcından Guda’nın zamanına kadar (İÖ 2150) olan olayları kapsayan yarı tarihsel bir belgedeki Tufan ile ilgili bölüm.)

[2] Age, s.49, 50

[3] Age, s.50, 51

[4]A g e, s. 52

[6] Bu belge arkeolog Schliemann tarafından Tibet’ta Lhasa’daki eski Budist Tapınağında bulunmuştur. Deşifre eden ve tercüme eden Schliemann’dır .

[7] J. Churchward, Kayıp Uygarlıklar-II, Kayıp Kıta MU, Eğe Meta Yayınları, 3. baskı, İzmir, 2003, s. 76, 77

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder